Barış Mançonun Gülpembe Şarkısının Hikayesi

sponsorlu bağlantılar

Barış Manço Gülpembe Şarkısının Hikayesi

Vatanindan okyanuslarca uzak bir diyarda, yine uzun bir ders gününün ardindan okuldan çikip arabaya yürümüstü. Adimlari agir agirdi. Sanki günün bütün telâsi omuzlarinda bir yük halindeydi. Belki bedenî bir lugu yoktu, zihnî lugun da üstesinden gelebilirdi. Ama o kalbî inkisar ve mahcûbiyetlerin aginda kivrim kivrim yasamak yok mu! Ve o her lâhza, benligine sinen Sevgili’nin kokusundan mahrum olacagi korkusuyla tir tir titreme.

Barıs Manco Gulpembe Sarkısı Hıkayesı

Arabaya binip huzur buldugu atmosfere, kader birligi yaptigi arkadaslarinin yanina dogru yola çikti. Eli gayr-i ihtiyarî kaset kutusuna gitmisti. Teybin sesini de hafif açti. Hava bulutlu idi. Sema aglamaya yüz tutmustu. Birden, kasetten gelen musiki sesiyle irkildi. Ihtimal, kaseti arabaya misafir olanlardan biri birakmisti.

Çünkü iyi bildigi, ama hiç beklemedigi sözler duyuyordu. Biraz kulak verdi. Az dinledi. Çoktan gözleri bugu bugu olmustu. Semadan önce, sipir sipir yas dökmeye durmustu.
Baris Manço, Gülpembe’yi söylüyordu. Her ne kadar o, sarkida babaannesini kasdetse de, yillarca birçok âsik; ‘Gülpembe’ye bir baska mânâ yüklemis ve onun misralarinda, asirlara meydan okuyan sevgilerinin ifadesini bulmuslardi.

Sen gülünce güller açar Gülpembe,
Bülbüller seni söyler, biz dinlerdik.
Sen gelince bahar gelir Gülpembe,
Dereler seni çaglar, sevinirdik.

O, bunlari dinlerken sema da, hem sarkiya hem de onun yanaklarindan süzülen yaslara dem tutmaya baslamisti. Sanki her damla, ölmesinden korktugu kalbine âb-i hayat olmaya kosuyordu. Dinliyor, agliyor, karanlik odalarda herkesten uzak, sevgiliye ask misralari dizdigi anlari hatirliyor ve hayalini ondört asir öncesinde gezdiriyordu.
Asirlar boyu inananlarin Gülpembe’si, Hz. Muhammed (sas) olmustu. O gülünce hepsinin yüzünde tebessüm belirirdi. O, ashabinin arasina katilinca etraftaki karlar-buzlar erir, kar çiçekleri zuhur ederdi. Dag-tas, ova-oba hep o Sevgili’den nagmeler fisildardi. O’nun oldugu iklimler, cennet yamaçlarini kiskandiracak kadar bahar renkleriyle dolar ve etrafindakiler de o renklerle boyanirlardi.

Güz yagmurlariyla bir gün göçtün gittin,
Inanamadik Gülpembe.
Bizim iller sessiz, bizim iller sensiz,
Olamadi Gülpembe.

O Sevgili, kendi Mahbubunu arzu edip “Ilâ refîki’la’lâ” deyince, arkadakileri de âdeta hazan vurmustu. Güz yagmurlari, ilk defa o kadar soguk ve kavurucuydu. Sadece Hz. Ömer degil, kimse inanamamisti o gidise. Enesler, aylarca O’nu, hiç olmazsa teselli bulmak için rüyalarina misafir etmislerdi. O’nun dolastigi yerler, O’ndan kalan hatiralar, her kösede bin vâha ve gözyasina sebepti. O’nun köyü sessiz, -sadece O’nun köyü mü?- bütün dünya lâl kesilmis ve kimsesizdi. O illeri issiz bulan Bilal’ler, hatiralardan kaçarcasina Sam yollarini tutuyorlardi.

Dudagimda son bir türkü Gülpembe,
Hâlâ hep seni söyler, seni çagirir.
Gözlerimde son bir umut Gülpembe,
Hâlâ hep seni arar, seni bekler.

Bu son sözlerle, aglamasi hiçkiriga dönüsmüstü. Bu hiçkiriklar, sadece ondört asir önceki bir irtihal, öteye göç için degildi. Bu gidis, asirlarca aglanmaya degecek bir göç olsa da; o, O’na ayirdigi kalbe, baska seylerin girebilecegi endisesiyle agliyordu.. agliyor ve artik iyice agirlasan basini direksiyona birakip iç çekmelerle bogusurken, “Gülpembe, bir bülbülün olup bin dil ile seni sakiyamayacaksam, ne kiymeti var birkaç yabanci dil ögrenmenin; gönlümü, dilimin önüne geçirip onu seninle dolduramayacaksam, ne mânâsi var çekilen bunca çilenin. Ne olur Gülpembe, eger seninle ve hatiralarinla doyamayacaksam, siyrilsin su can kafesi bedenimden. Eger senin gül kokunu her tarafa yayamayacaksam, sefaat et de bitsin bu dünya zindanim hemen.” diyordu.

Tekrar yola koyuldugunda sevgiyi, aski, kalbi düsünüyordu: Âsiklar hep sevgilileriyle beraberdir; mekân, zaman onlarin bu beraberligine mâni olamaz. Hattâ onlar, milyonlar arasinda bile yalnizdirlar, bu yalnizliklarini sadece O’nunla giderirler. Kesrette vahdeti yakalamislardir. Ayaklarinin biri, yetmisiki millet içinde de olsa, digerini Sevgili’nin kapisina baglamislardir. Hep O’nu söyler, O’nu duyar, O’nu dinler ve O’nu anarlar. Bu sevgilerini de, bazen “su” ile dile getirir; bazen “yagmur” der, semayla beraber aglayarak ve rahmet damlalarini intizar ederek ifade eder; bazen “rüzgâr”a ask bestelerini yükleyip “Medine’nin Gülü”ne gönderirler; bir baska zaman da “Sen” diye diye inler ve Sevgili’nin olmadigi cennetleri çöl kabul ederler. Âsiklara göre, O’nun olmadigi yerler issiz, O’nun adinin geçmedigi sözler de bereketsizdir.
Kaldigi yere, yuvadan daha sicak mekâna vardiginda gözleri kipkirmizi ve yanaklari da al aldi. Saklamaliydi bu halini. Herkesle beraber yemege oturdu. Ama yemek yerine hicran yiyor, su yerine hasret içiyordu.

sponsorlu bağlantılar